24 Mart 2016 Perşembe

DOĞU AFRİKA GÜNCESİ (I. BÖLÜM)


30 Ocak 2016 Cumartesi İSTANBUL-KENYA NAİROBİ
THY’nin 6 saat 45 dakikalık İstanbul-Nairobi uçuşunda sonra Kenya’nın başkenti Nairobi’ye sabah saat 08:40’da iniyoruz. Ancak aradaki zaman farkı nedeniyle hemen saatlerimizi 1 saat ileri alıyoruz. Hava alanında elinde ismimizin yazılı olduğu bir kağıt ile bizi bekleyen Smiley, “JAMBO” diyerek karşılaşıyor. Bir kahkaha, bir sarılma ne olduğunu anlamaya çalışıyoruz. Meğer Smiley, grup arkadaşımızın on yıl öncesinden tanıdığı bir arkadaşmış. İsimlerimizi öğrendiğinde bizlerin geleceğini anlamış ve heyecanla bekliyormuş. Adı gibi yüzü devamlı gülen, birbirine karışmış kıvırcık saçları ve bembeyaz dişleri ile deli dolu hayat dolu bir adam Smiley. Bu sıcacık karşılamanın arkasından çantalarımızı arabaya yerleştirerek ana kampımız "Karen Kamp"a doğru yola çıkıyoruz. Karen bölgesi hava alanında yaklaşık 45 dakika sürüyor.
Nairobi hakkında ilk izlenimlerim, koloniyel dönemde İngiliz sömürgesi olan Kenya’da trafiğin sağdan işlemesi ve arabalarda da direksiyonun sağda bulunması. Asfalt yollar son derece düzgün, şehire yaklaştıkça ve ilerleyen saatlerde trafik artmaya başlıyor. Yol boyunca, saçları çok değişik modellerde örülmüş, son derece bakımlı bayan sürücüler ile bayan polis memurları hemen dikkatimi çekiyor… Trafikte Toyota, BMW, Tata gibi markalı araçlar çoğunlukta. Trafiğin sıkıştığı yerlerde yol boyunca muz ve üzüm gibi meyve satanların yanı sıra gazete ve şapka satan satıcılar da görmek mümkün. İstanbul köprü trafiğindeki satıcılar geliyor aklıma.

Şehir yakınında sanayi bölgesi ardından çevre yollarını kullanıyoruz. Uganda’ya doğru giden otoban üzerinde sağ tarafta, sacdan yapılmış çatıları ile derme çatma barakaları ve tenekeden evlerin bulunduğu çok geniş bir bölgeyi görüyoruz. Smiley’i buranın “Kibera” olarak adlandırılan Nairobi’nin en sorunlu ve tehlikeli gecekondu bölgesi olduğunu anlatıyor. 500.000 insanın yaşadığı bölgede çok ciddi alt yapı sorunu ve tifo, kolera ve ishal hastalıklar mevcut. Geceleri tuvalet bile yapmanın zor ve tehlikeli olduğundan bahisle, “Flying Toilet” olarak adlandırılan torbaların havada uçuştuğu söyleniyor.
Kibera, Nairobi
Nairobi’nin yoğun göç alan bir şehir olması sebebiyle Kibera giderek büyüyormuş. İşsizlik oranı yüksek, iş bulmak oldukça zor ve ancak iyi bir iş sahibi olduğunuzda Kibera’dan ayrılabiliyormuşsunuz. Hükümet sosyo-ekonomik durumu ve alt yapı şartlarını iyileştirmeye,  iletişim ağını güçlendirmeye ve güvenlik konusuna önem veriyormuş. Kibera’da yaşayan halk için daha uygun evler yapmaya çalışılarak Yeniden Yerleşim Programı uygulanmaya başlanmış. Halihazırda 200 hanelik ev maliyet fiyatına vatandaşlara verilecekmiş.
Daha sonra Langata Bölgesinde yer alan kamp sahamıza yaklaşıyoruz. Kampımızda yorgunluk kahvelerimizi içip odamıza yerleşerek dinlendikten sonra, 25 yıldır Nairobi’de yaşayan Türk arkadaşımız Erol Beyle birlikte şehir merkezine iniyoruz. Önce bir Japon restoranında öğlen ve akşam yemeği niyetine karnımızı doyuruyoruz. “Teriyaki Japon Restoranı”nda yemekler damak tadımıza oldukça yakın. Soslu tavuk ve kırmızı eti nodul eşliğinde patates kızartması ve salata ile birlikte yiyoruz. Fiyatlarda gayet makul. Menünün her biri yaklaşık 5-6 Dolar civarında. Bu arada 1 dolar 100 Kenya Şilini. 

Teriyaki Japon Restoranı Menüsü


Yemekten sonra Japon Restoranın tam karşısına kurulmuş olan Masai Pazarını denk geliyoruz. Haftanın 3 günü farklı bölgelerde kurulan pazarda, ilk günün heyecanı ile nereye bakacağımızı şaşırıyoruz. Yerel halkın kendi elleriyle yaptığı kolye ve küpeler, ağaç oyma heykel ve masklar, deriden yapılmış çanta ve cüzdanlar, ufak kilimler, kumaşların üzerine yapılmış rengarenk tablolar aklımızı başımızdan alıyor.


Nairobi Masai Pazarı




Nairobi Masai Pazarı





Nairobi Masai Pazarı
Çantalar, kolyeler ve kilimler “Masai”, tahta işleri ise “Akanba” kabilesinin ürünleri. Ancak henüz seyahatimizin ilk günü olduğu ve 20 gün boyunca yanımızda fazla ağırlık olmaması gerektiği için kendimizi zorla frenliyoruz. Sadece bir kolye ve küpeyle pazarda 1 saat harcayarak çıkıyoruz. Tek tesellimiz seyahatimiz boyunca birçok köy ziyareti yapacağımızdan dolayı benzer ürünleri bulabileceğimiz umudu…

Pazarın hemen yakınındaki Hilton Oteli, Yüksek Mahkeme Binası, Kongre ve Fuar merkezi ve Stadyumu görüyoruz. Daha sonra Erol beyin Kenyalı eşinden olan oğlunu yatılı okulunda kısa bir ziyaret ederek tanışıyoruz. Daha sonra yol üstünde manava uğrayarak akşam yemek üzere mango ve avakado alıyoruz ve kampımıza geri dönüyoruz. İlk günün yorgunluğu ile akşam yemeğinden sonra hemen dinlenmeye çekiliyoruz.
31.01.2016 Pazar  NAİROBİ
Güne Karen Kampta güzel bir kahvaltıyla başlıyoruz. Bugün biz hanımlar için ilginç bir gün olacak. Erol Bey’in bize yaptığı organizasyon ile Smiley’i bizi saat 10:30’da kamptan almaya geldi. Bizi bayan kuaförüne götürdü. Dün Kenyalı bayanların saçları o kadar dikkatimizi çekti ve beğendik ki bizde saçlarımızı yaptırmaya karar verdik. Bize yapımının yaklaşık 3 saat sürdüğü bilgisi verildiği için kahvaltıdan hemen sonra düştük yollara. Kuaförün önünde Erol bey bizleri karşıladı. Önce ufak bir bakkala benzeyen yere girdik ve saçımızda kullanılmak üzere istenilen renkte satılan yapay saçlardan aldık. Ben bu örgülerin sadece kendi saçından yapıldığını düşünüyordum, meğerse hepsi takma saçmış. Afrikalı bayanların bu kadar saçı yokmuş :)
Daha sonra mahalle içerisinde yer alan halk pazarı gibi bir yerde, daracık bir sokakta çokta temiz olmayan ufak bir kuaföre gidiyoruz. Önceden Türkiye’deki arkadaşlarım sıkı sıkı tembihlediler, "sakın taraklarını kullanma, bitlenirsin" diye. Yanımda tarağımı da götürdüm ama neredeyse hiç tarak kullanmıyorlar ki. Tamamıyla elle yapılıyor. İnsan olarak çok mu ön yargılıyız diye düşünmeden edemiyorum…
Kuaförümüzün adı Betty. Betty telefonla yanına yardımcı üç kişi daha çağırıyor. İki kişi bir saç örecek. Ancak yardıma sadece iki kişi geliyor. Arkadaşımla farklı modeller seçiyoruz ve birbirimizi seyretmeye, saçımızın her aşamasını fotoğraflamaya çalışıyoruz. Sohbet sohbeti ve açıyor ve kuafördeki bayanlarla ahbap oluyor. Yaklaşık üç saate ikimizin de saçı bitiyor. İstediğimiz gibi olmasa da saçlarımız güzel gerçekten. Bu saçı bir ay bozulmadan kullanabileceğimiz söylüyor Betty, bu işten çok memnun kalıyoruz, çünkü Ankara’ya bu saçla dönmek isterim. Bu arada bizim yaptırdığımız örgü saça rasta deniyormuş. Bizim sonradan istediğimizi belirttiğimiz örgü tipi ise Ugandalı bayanların kullandıkları ve çeşitmiş. Betty, seyahatimiz bitince Kenya’ya dönünce tekrar uğramamızı ve bozulan bölümlerine bakım yapabileceğini de söylüyor. Kuaförden güle oynaya çıkıyoruz. Bu arada kişi başı 3 paket yapay saç ve örgü bedeli kişi başı nerdeyse 15 dolar ödüyoruz. Bu saçı Türkiye’de yaptırmaya kalksak ne kadar öderiz acaba….









Erol Bey çıkışta bizi arabası ile alıyor ve birlikte Karen Kampa arkadaşlarımızın yanına gidiyoruz. Sonra hep birlikte sohbet muhabbet. Birkaç program yapıyoruz ama uzun bir serüvene başlayacağımız için bu günü tembel günü ilan ederek bahçede dinlenmeye devam ediyoruz.
Saat 18:00’de seyahate birlikte çıkacağımız diğer grup arkadaşlarımız, şoförümüz ve grup liderimizle tanışmak üzere düzenlenen toplantıya katılıyoruz. Grup olarak 4 Türk, 4 İngiliz ve 1 Amerikalı toplam 9 kişiyiz. Dolayısıyla 2 gruba otomatik olarak bölünmüş olduk. 2 bayan ve 3 beyden oluşan diğer grubun yaş ortalaması da bizlerden bir hayli genç. Grup Liderimiz Avustralyalı bir bayan Adı Tracy, ayrıca ikinci bir liderimiz var oda Kenyalı Dan. Bu Dan’in ilk liderlik turu olacağı için Tracy de yardımcı olmak maksadıyla gelmiş. Tracy bu turdan sonra Mart ayında Oasis’deki işinden ayrılarak ülkesinde Deniz Kuvvetlerine sözleşmeli asker olarak katılıp şeflik yapacakmış. Ve asıl en büyük işi sırtlanacak olan şoförümüz Kenyalı Often. Toplantı başladı Tracy yolculuk kurallarını anlatmaya başladı, yemek hazırlama, tır temizliği ve güvenliği hakkında bilgiler verdi. Daha sonra seyahat sigortamız, pasaport bilgilerimiz vb. yolculuğumuzda gerekli olacak her türlü bilgiyi kontrol ederek formlar doldurttu. Often ise rotamız ve tırımız hakkında bilgiler aktardı ayrıca çadır kurulumu ile ilgili teknik detaylar verdi.  Dan ise Nairobi’den başlayan turumuz ile ilgili olarak Kenya hakkında bize detaylı bilgiler aktararak işine başladı.
Bu arada Oasis ekibi, aklımıza takılanları kendilerine çekinmeden sormamızı istendiler. O an için hiç birimiz hiçbir şey sormadı. Ama bir tırda 12 kişi, toplam 19 gün, yaklaşık 3000 km yol yapınca her şeyi yaşayarak öğrenmiş olduk :) İnsanın hayatı boyunca mutlaka yaşaması gereken bir deneyim diyorum...
KENYA
Afrika Kıtası ve Kenya

Ülkenin ismi Kenya Dağından gelmektedir. Kikuyu dilinde “Kere Nyaga-Beyaz Dağ” anlamına gelen bu isim daha sonraları ülkenin tamamı için kullanılmış.
1920 yılından itibaren İngiliz sömürgesi haline gelen Kenya, bağımsızlığını 12 Aralık 1963 tarihinde ilan etmiş. Bu tarihten tam bir yıl sonra da 12 Aralık 1964 tarihinde cumhuriyeti ilan edilmiş.
Anayasa ile yürütülen Cumhuriyet rejiminde Başkanlık sistemi kullanılmaktadır. Kenya Parlamentosu, Millet Meclisi ve Senato’dan oluşmakta. Başkanlık sistemine göre yürütme Devlet Başkanı, Başkan Yardımcısı ve Kabine Sekreteriyle birlikte gerçekleştirilmekte. Başkanın aday göstermesi ve Millet Meclisinin onayıyla Kabine Sekreteri atanıyor. Kabine Sekreteri Parlamento üyesi olamıyor. Başkanlık 5 yıllık dönemi kapsamakta ve şu an Kenya’nın Devlet Başkanı Uhuru Kenyatta.
Kenya’da 2010 yılında yapılan referandum sonucunda 2013’de yürürlüğe giren yeni idari yapılanmaya göre mevcut olan 8 il kaldırılarak, ülke 47 ilçeye ayrılmış. İlçeler yarı özerk olarak idare edilmekte. Merkezi hükumet Nairobi’de ve hükumette 20 adet Bakanlık bulunmakta.
Kenya’nın nüfusu yaklaşık 45 milyon. Ülke genelinde 42 etnik grup yaşamakta. Bu etnik grupların büyük çoğunluğu “Bantu” etnik grubuna üye. Etnik gruplar kendi içerisinde 50'den fazla dil ve lehçe kullanmakta.
Ülkenin en büyük etnik grubunu nüfusun %22’sini oluşturan Kikuyular” oluşturmakta. İkinci büyük etnik grup Luhyalar nüfusun %14'ünü oluşturmakta. Nüfusun %13’ünü oluşturan Luoların büyük bölümü Kenya'nın batısında yer alan Victoria Gölü çevresinde yerleşikler ve en eğitimli etnik grup olarak kabul edilmekteler. Ayrıca, ülkenin sahibi olarak tanımlanan Masailer’in içinde yer aldığı “Kalenjin” kabilesi, ülke nüfusunun %12’sini oluşturmakta. Masailer şehirlerde yaşamıyorlar ve dinsizler.
Kenya'da bu etnik gruplar dışında Kambalar (%11), Kisiiler (%6), Merular (%6) ile birlikte diğer Afrika kökenli gruplar (%15) ve Afrikalı olmayan (Avrupalı, Arap) gruplar (%1) yaşamakta.
Ülke nüfusun %82,5'i Hristiyan, % 11’1 i Müslüman, kalanı ise yerel dinlere veya herhangi bir dine mensup olmadığını beyan edenler oluşturmakta. Hristiyanların %47,3’ü Protestan, %23,3’ü Katolikler, % 11,8’i ise diğer Hristiyan mezhebi mensupları oluşturmakta. Nairobi’nin her köşesinde de Protestan misyonerlik faaliyetlerinin yoğun şekilde yürütüldüğünü kolaylıkla fark ediyorsunuz.
Hristiyan Afrikalılar...
1992 yılında kabul edilen Anayasa ile Swahili dili ve İngilizce ülkede resmi dil olarak kullanılmakta. Swahili dili resmi dil olmasının yanı sıra ulusal dil olarak da kabul edilmekte.
Kenya, coğrafi olarak yarı kurak ve kurak iklim kuşağında yer alıyor. Ülkede kahve, çay, pirinç ve şeker kamışı üretilerek ihraç ediliyor. Kesme çiçek konusunda da şaşırtıcı derecede iyiler. Hollanda’ya satış yapmaktalar.
Ülke gelirinin yaklaşık yarısı turizm kaynaklı. Ülkedeki El Şebap ve El Kaide terör örgütleri de bu kaynağı kullanmaktalar. Ülkede %40 oranında işsizlik mevcut. Ülkenin en büyük sorunlarından birisi de rüşvet ve yolsuzluk. Rüşvet ve yolsuzlukla mücadele konusunda birçok uyarıcı levhaya her yerde rastlamanız mümkün. Hatta Tanzanya sınırından Kenya’ya girdiğimiz bölgede “Free Corruption Zone” diye bir levha görüp, bu alanda rüşvetin serbest mi yoksa yasak mı olduğunu düşünüp çok gülmüştüm :)

TIRDA ve ÇADIRDA KAMP HAYATI
Tırımız Scania marka ve içi özel olarak bu tip yolculuklar için tasarlanmış. Yüz yüze birbirine bakan iki sıra halinde oturuluyor ve koltuk kapasitesi 24 kişi. Tıra arka kapıdan merdiven ile çıkılıyor, yolculuk sırasında merdiven iple yukarı çekiliyor ve tırın kapısı kapatılıyor. Koltuklarda otururken de emniyet kemerlerinin takılı olması gerekli. Tırın camı yok, her iki tarafta naylon muşamba ile örtülen camlar, istenildiği zaman tamamen kaldırılıyor. Tırın kapısı asma kilitle kitleniyor ve şifre yolcularda saklı kalıyor...
Oasis Overland Tırı ve Smiley
Tırın içinde 2’şer kişilik blok koltukların altında büyük ve derin çok kullanışlı dolaplar var:) Bavul ve diğer eşyalarınızı burada muhafaza ediyorsunuz. Tırın içinde, tam şoför kabinin arkasına gelen bölümde, koltuk seviyesinden daha yüksekte “plaj” olarak adlandırılan bir bölüm var. Burası istenildiğinde iki kişilik yatak olarak ta kullanılabiliyor. Ayrıca bu bölümün de üstü tamamen açılarak manzara seyretmek imkanı da yaratılıyor. 24 kişilik tırda 9 kişi ile seyahat etme imkanı bulduğunuzda tır içinde gayet eğlenceli etkinlikler gerçekleştirebiliyorsunuz :)
Oasis Overland Tırında Yolculuk
Tırın Kullanışlı Dolapları







Andrew ve Scot Yollarda
Tırın içindeki 2 adet araç buzdolabının biri kapı arkasında, diğeri koridorda bulunuyor. Alışverişler sırasında ihtiyaca göre buz takviyesi yapılıyor. Koridordaki dolabı sehpa yerine de kullanabilirsiniz. Tırdaki döşemeler ahşap ve döşemeler kaldırılınca zeminde kuru erzağın depolandığı bölümler ortaya çıkıyor. Ayrıca tırın içinde güvenlik amacıyla bulundurulan kasa da zeminin altında yer alıyor. İki ayrı anahtarı var ve sırayla 2 farklı kişinin taşıması kuralı geçerli.
Tırda Uyku Hali ve Plaj Manzarası

Tırın sağ alt tarafından yemek yaparken ve bulaşık yıkarken kullanılan büyük bir masa ile ince uzun bir sıra portatif olarak çıkıyor. Ayrıca yemek yerken kullanılan ufak tabureler, kullanılan bütün mutfak malzemeleri (tabak, çanak, tencere vb.) ile çadırlarımız da tırın sağ tarafında yer alan dolapların içinde yer alıyor. Tırın sol tarafında ise içine mutlaka tablet atarak kullandığımız içme suyu bidonlarımız var. Yemek pişirirken duruma göre ateş de yakabiliyoruz, LPG tüpümüz de var. Tırda ihtiyaç duyulan her türlü malzeme için bir alan düşünülmüş.
Kampta Yemek Grubu Özlem&Andrew
Kampta Akşam Yemeği Düzeni








Tırda akşam yemekleri yolcu sayısına göre en az 2’şer kişiden oluşan yemek grupları tarafından pişirilmekte. Biz toplamda 9 kişi olduğumuz için 2’şer kişiden oluşan 5 grup oluşturarak, 5 günde bir yemek pişirme planlaması yapıldı. Bir gün öncesinde alışveriş listesi oluşturularak yol üstündeki marketlerden satın alınmakta. Yemekler ve diğer masraflar için yolculuk başlamadan toplanan belli bir miktar para ortak bütçeyi teşkil ediyor ve alışverişler buradan karşılanıyor. Akşam yemeğini hazırlayan grup, aynı şekilde ertesi gün sabah kahvaltısını da hazırlamaktan sorumlu. Yemek ve kahvaltı sonrasında hep birlikte bulaşıklar yıkanarak, kullanılan bütün malzemeler elle sallanarak kurutulduktan sonra tırdaki yerine kaldırılıyor.
Tırımızın ağırlığı 6750 kg. Bunu gözlerimizle çok güzel gözlemlemem şansımız oldu. Tanzanya’da ağır yüklü araçları otobana alırken tartıyorlar. Tırımız 6.850 kg çıktı, Dan evraklar ile tırdan inince terazi 6.750 kg’dı. Dan’e acilen rejim yapmasını tavsiye ettik :))
Tır temizliği grubu da mevcut. Her gün yolculuktan ve akşam yemeğinden sonra ihtiyaç duyulan tüm malzemeler tırdan alındıktan sonra, her grup sırayla akşam tırı temizlemek zorunda. Tır temizlemek deyince korkmayın sakın, koltukların tozu alındıktan sonra paspasla tır siliniyor. İşlem bu kadar basit yani :) Tır temizliği ile yemek pişirme sırası çakıştırılmadan programlar yapılıp, tırın içindeki panoda ilan ediliyor.
Çadırlarımız da gayet geniş, ikişer kişilik. Grubun kaynaşması için bir de çadır arkadaşınız oluyor. Çadırların isimleri de çok güzel. Afrika’da yer alan ünlü milli parkların isimleri verilmiş. Serengeti, Ngorgngorg, Mhaburu, Mgahine, Masai Mara ve benim çadırım Manyara. İki kat malzemeli çadırın ilk katı sineklere karşı korumalı. İkinci katı ise yağmur ve soğuğa karşı korumalı. Çadırları kamp sahalarında kurmanız ve kamplardan ayrılırken tarif edildiği şekilde toplamanız isteniyor. İlk başta zor gibi gözükse de çadırı kurmak ve toplamak en fazla 5 dakikanızı alıyor.
Nakuru-Kembu Kamp Sahası ve Çadırlarımız
01 Şubat 2016 Pazartesi RİFT VADİSİ, NAVİASHA GÖLÜ ve ELSAMERE KORUMA MERKEZİ
Karen Kamp alanımızdan sabah 08:00’de 19 gün sürecek olan Doğu Afrika Viktorya Gölü çevresi turumuza başlamak üzere heyecan içinde ayrılıyoruz. Tırımız oldukça rahat ve havadar. Şehir trafiğinin yoğunluğu azalıp, rakım olarak daha yüksek bir bölgeye tırmanmaya başlıyoruz. Kenya’nın bu kadar yeşil olabileceğini hiç düşünmemiştim. Kırsal bölgeye girmeye başladıkça yollardaki insanların ıslık sesleri, jambo diye selamları, mzungu (beyaz adam) diye seslenmeleri ve arkasından karşılıklı el sallaşmalar ile renkli yolculuğumuz başlıyor. Saat 11.30’da yol üstündeki ilk mola yerimiz deniz seviyesinden 8.000 feet (2438,4 metre) yüksekte bir seyir tepesi. Aşağıdaki uçsuz bucaksız gibi gözüken yemyeşil vadiyi anlatmak imkansız. 
Rift Vadisi
Rift Vadisi Seyir Tepesi

Rift Valley (Rift Vadisi) olarak adlandırılan bu alan yaklaşık 6.000 kilometre uzunluğunda, Etiyopya’nın kuzeyinden Afrika'nın doğusunda Mozambik'in ortalarına kadar uzanan engin bir coğrafi ve jeolojik şekil. Vadinin genişliği 30 ile 100 kilometre arasında değişiyor. Derinliği ise birkaç yüz metreden binlerce metreye değişmekte. Doğu Afrika'dan başlayan Rift vadisi, buradaki göllerin yer aldığı çukurları oluşturduktan sonra Cibuti açıklarında Kızıldeniz’e ulaşıyor. Bu çöküntü hattı Dünyanın en büyük fay hattı kabul ediliyor.
Fay hattı, Akabe Körfezi, Ölü Deniz, Batı Şeria oluğu, Lübnan Dağı ile Anti-Lübnan Dağları arasından ilerleyerek Amik Ovasından Türkiye'ye giriş yapıyor. Ülkemizdeki kısmına Doğu Anadolu Fayı adı verilen bu fay hattı Bingöl Karlıova-Muş Varto civarında Kuzey Anadolu Fay Hattı ile birleşiyor.
Vadideki fotoğraf çekimi ve etraftaki birkaç hediyelik eşya dükkânına bakındıktan sonra yola devam ediyoruz. Saat 13:15’de ilk kamp sahamız olan “Naviasha Fisherman”a ulaşıyoruz. Naviasha Gölü kenarında son derece keyifli yemyeşil bir alan. Kamp alanına girmeye başlamamızla birlikte etrafta koşuşan maymunları görüyoruz. Tırımızla kampımızı kuracağımıza alanı seçiyoruz ve ilk çadır kurma dersimizi burada Dan ve Often’dan alıyoruz. Bu arada göl kıyısındaki leylekten biraz büyük onunu ise hindiye benzettiğim kuşlar, etrafımızda pervasızca geziniyorlar. Şoförümüz Often kuşlar konusunda oldukça bilgili.
Naivasha-Fisherman Kamp Sahası
Marabu Leyleği











Bu kuşların ismini soruyorum. Bize gülüyor ve Marabu leyleği diyor. Bize Afrika’nın meşhur Büyük Beşlisini (Big Five) soruyor. Bir çırpıda aslan, fil, bufalo, leopar ve gergedan diyoruz. Şimdi Çirkin Beşliyi (Ugly Five) söyleyin diyor şaşırıyoruz. Afrika’nın çirkin beşlisi bu kuşunda içinde olduğu sırtlan, akbaba, yaban domuzu ve öküz başlı antilopmuş. Öğrenmenin yaşı ve sınırı yok. Bu arada birde Utangaç Beşli (Shy Five) ve Ufak Beşli (Little Five) var. Buda benden size katkı olsun, kimler olduğunu bulmak sizden… :)
Çadırlarımızı yarım saat içinde kurmayı tamamladık ve bugünün ilk gezisi Elsamere turu ve ücreti 10 dolar. Kamp alanımızdan hemen önünden motorlu kayıklara binerek Naviasha gölünün kıyısında yer alan Joy Adams’ın evinin yer aldığı Elsamer’i ziyaret edeceğiz. Buraya karadan da ulaşım mümkün ancak biz göldeki çeşitli kuşları ve özellikle su aygırlarını görebilmek için kayığı tercih ediyoruz. İki gruba ayrılarak gölün su otlarıyla kaplı iskelesinden yola çıkıyoruz.
Naivasha Gölü
Naivasha Gölü ve Balıkçıl










Naivasha Gölü ve Su Aygırı
Naivasha Gölü 
Joy Adamson’un evine ulaştığımızda bizleri harika bir bahçenin içinde yer alan tek katlı bir ev karşılıyor. Ev müze olarak kullanılmasının yanı sıra “Sürdürülebilir Eğitim Merkezi” olarak çeşitli projeler hizmet vermekte. Bahçenin içinde aynı zamanda otel olarak kullanılan 10 adet göl manzaralı oda da mevcut.
Elsamere Koruma Merkezi
Colombus Maymunu
Elsamere Koruma Merkezi Bahçesi

Ağaçların üzerinde zıplayan Colombus maymunları ile çimlerin üzerinde koşuşan babunlarla ilk kez burada tanışıyorum. Müze olarak kullanılan eve girdiğimizde ilk dikkatimi çeken şey duvarlardaki birbirinden güzel yağlıboya portre tablolar oldu. Bir kaçının fotoğrafını çekmek istedim ancak görevliler tarafından kibarca uyarıldım. Tablolar Joy Adamson’a aitmiş. Daha sonra bizi bir odaya alarak Joy Adamson’un hayatı ve çalışmaları hakkında çekilen yaklaşık yarım saatlik film gösterimi ile baş başa bıraktılar. Film gerçekten çok etkileyiciydi.  
Joy Adamson
George Adamson

Joy ve George Adamson kimdir?







Doğa bilimci, sanatçı ve yazar olan Joy Adamson, Victor ve Traute Gessner’in üç kızından ikincisi olarak, o yıllarda Avusturya-Macaristan şu an ise Çek Cumhuriyeti sınırlarında yer alan Opava’da 20 Ocak 1910 tarihinde doğmuş. 10 yaşındayken anne ve babası boşanıyor ve büyükannesiyle yaşamaya başlamıştır. “The Searching Spirit-Aranan Ruh” isimli sanat çalışmalarını anlatan otobiyografisinde, büyükannesi için "Hayatımda iyi olan her şeyimi ona borçluyum" demekte.
Erkek çocuğu gibi büyütülen Joy Adamson sporda çok başarılı. Gençlik yıllarında arkadaşları ile birlikte avlamaya gidiyor daha sonrasında kendisini çok kötü hissediyor. Bu arada piyano eğitimi alıyor, çok güzel resimler çiziyor, tıp alanında kariyer yapmayı düşünüyor. 25 yaşında ilk evliliğini yapan Joy Adamson on yıl içinde üç kez evleniyor.
İlk evliliğini Victor von Klarwill ile 1935-1937 yılları arasında yapıyor ve Avusturya’ya yerleşiyor. Eşi onu İkinci Dünya Savaşı sırasında yaşamak için güvenli bir yer bulmak üzere için Afrika'ya yolluyor. Daha sonra botanikçi Peter Bally ile karşılaşıyor ve 1938-1944 yılları arasında evli kalıyorlar. “Joy” adını ikinci eşi veriyor. 1940'ların başında üçüncü kocası George Adamson ile bir safari sırasında tanışıyor. Safari boyunca Afrika kültürünü ve kaybolan değerleri inceliyor, şefler, rahipler, gelinler hakkında resimler yapmaya başlıyor. İkinci eşinden boşandıktan hemen sonra George ile evlenerek Kenya’ya yerleşiyor ve birlikte bir ev inşa ediyorlar.  Bu evliliği 3 Ocak 1980’de Shaba National Reserve’de ölünceye kadar sürüyor.
Joy Adamson, 1955 yılında İngiliz televizyonunda yayınlanan "Pazarlık" ve "Ölüm Gece Yürür isimli suç dramaları ile ilk kez dikkati çekiyor. Daha sonra Elsa adındaki bir aslan yavrusu büyütürken edindiği deneyimlerini anlatmak üzere kendi notları ve George’un röportajlarını kullanarak “Born Free-Özgür Doğmak” kitabını yazıyor ve birçok yayımcıya sunuyor. Kitap, 1960 yılında Harvill Press tarafından yayınlanıyor ve en çok satanlar listesine giriyor. Kitabın başarısı eleştirmenler tarafından hem Elsa’nın hikâyesine, hem de Elsa’nın hayatına dair onlarca fotoğrafa bağlanıyor. New York Times’ın Best Seller listesinde 13 hafta zirvede kalan kitap daha sonra birçok dilde basılıyor. Kitap, 1966 yılında, karı-koca aktör Bill Travers ve Virginia McKenna’nın oynadığı bir film haline getiriliyor. Aylar boyunca Kenya çalılıklarında çekilen film, Londra'da Kraliyet Komutanlığı gösterime giriyor, kısa sürede dünya çapında hit oluyor, Akademi Film Ödülü alıyor. İngiltere Kraliçesinden maddi yardım geliyor. Joy Adamson, 1977 yılında Bilim ve Sanat Onuru Avusturya Haçı ile ödüllendiriliyor. Sonraki yıllarda, Joy tarafından yetiştirilen çita (Pippa) ile leopar (Penny) hakkında devamı niteliğindeki kitaplar yayınlanıyor. Joy Adamson’un yaşamı boyunca, 500'den fazla resim çalışması bulunmakta. Ayrıca birçok bitkinin daha önce hiç fotoğraflanmamış veya doğru renkte çizilmemiş ilk eskizlerini yaratmış.
Hayatının kalan kısmını yaban hayatı için para toplamaya ve Özgür Doğmak kitabının popülaritesine teşekkür ederek geçiriyor. Bunu bir anne olarak Elsa ve yavrularını anlatan “Living Free-Özgür Yaşamak” ve Elsa’nın yavruları Jespah, Gopa ve Küçük Elsa’nın serbest bırakılmasını anlatan “Forever Free- Sonsuza Kadar Özgür” kitapları izliyor. Adamson’un kitap gelirleri çeşitli koruma projeleri ile paylaşıyor. Joy, kitabını geliştirmek için yayıncılarla yakın çalışıyor buda onun yeni keşfedilmiş uluslararası ününe ün katıyor.
Bir doğa bilimci olan Joy'un şöhreti arttıkça, bir servet sahibi oluyor. Ancak ne kendisi nede eşinin para ile kişisel bir ilgileri yok. Kitap ve filmlerden gelen gelirler ile dünyanın ilk vahşi hayvan merkezlerinden birini kuruyor. Buranın adı 1963 yılında Elsa Koruma Merkezi oluyor. Adamson’ların 10 yıl arayla ölümlerinin ardından, Joy’un Naviasha gölü kıyısındaki evi “Elsamere” dahil olmak üzere her ikisinin tüm varlıkları Elsamere Koruma Merkezine bırakılmış durumda.
Son kırk yıl boyunca merkez, büyük ve küçük yaban hayatı eğitim ve koruma projeleri ve Kenya’daki Meru, Samburu, Shaba, Kora ve Cehennem Kapısı gibi ünlü park ve rezerv alanları ile Elsamere’deki Sürdürülebilirlik Eğitim Merkezi’nin yaratılması için milyonlarca dolar bağışladı. Bugün özellikle Doğu Afrika'daki ilkeli faaliyetler sayesinde dünya çapında koruma eğitimi ilerlemekte.
Elsa ve Yavruları
Joy Adamson, en çok aslan Elsa ile başlayan koruma çalışmaları ile tanınmakta. George Adamson, 1956 yılında, Kenya'da Northern Frontier District’de görev yaptığı sırada, bir dişi aslan bir bekçi tarafından ateş edilerek öldürülüyor. George, öldürülen dişi aslanın, bir kayanın çatlağında bulunan yavrularını korumak için orda bulunduğunu sonradan fark ediyor. Yavruları alarak eve götürüyor ve o andan sonra Joy ve George tüm yavruların bakımının ne kadar zor bir iş olduğu anlıyorlar. İki yavrunun bakımını Rotterdam Hayvanat Bahçesi üstleniyor. Küçük "Elsa" ise Adamson çifti ve evde besledikleri köpekleri Pati-Pati tarafından büyütülüyor.
Elsa ve Joy Adamson
Elsa ve Goerge Adamson









Koruma altındaki Elsa, Adamsonlar tarafından büyütüldükten sonra, onun bir kurban olmadığı, esaret altında yaşamaması gerektiği ve vahşi hayata katılması gerektiği düşünülerek, hayvanat bahçesine göndermek yerine serbest kalmasına karar veriliyor. Elsa’nın tek başına hayatta kalabilmesi için onu aylarca avlanma konusunda eğitiyorlar. Sonunda başarıyorlar ve Elsa vahşi hayata geri dönen ilk dişi aslan oluyor. Serbest yaşayan Elsa ile temaslar devam ediyor. Elsa’nın 3 adet yavrusu oluyor ancak yavrular Adamsonlardan korkmuyorlar Adamsonlar yavrular ile aralarına mesafe koyuyorlar ve onlara sadece fotoğraflayabilecek kadar yaklaşıyorlar.
Elsa, yavruları henüz 16 aylıkken Ocak 1961 tarihinde kene ısırması sonucunda hastalanıyor ve ölüyor. Yavrular, çiftçilerin hayvanlarına saldırınca bir sorun haline geliyor. Adamsonlar yavruların çiftçiler tarafından öldürülebileceği korkusuyla, onları Tanzanya Sınırında Serengeti Ulusal Parkı'na götürmeyi başarıyorlar.
Joy Adamson tarafından yazılan “Story of Elsa-Elsa’nın Hikayesi” kitabında, “Kalbim her zaman onlar nerdeyse, onlarla birlikteydi. Ama burada önümüzde duran bu iki aslanı, bu güzel çifti izledim ve yavruların tüm özelliklerinin kendine özgü olduğunu fark ettim. Aslında araştırmalarımız boyunca Elsa, Jespah, Gopa ve Küçük Elsa’nın içsel doğasında Afrika'daki tüm muhteşem aslanların ruhunu gördüm” diyor.
Adamson’lar Elsa'nın ömrü boyunca onu eğitmek için birbirlerine ihtiyaç duyuyorlar. Ama Elsa’nın ölümünden ve yavrularının parka bırakılmasından sonra, çiftin ilgi alanları ve hayatları farklı yönlere kaymaya başlıyor. George aslanlarla çalışmaya devam etmek, Joy ise çitalarla çalışmak istiyor. Ayrı yaşamaya başlıyorlar ancak ne boşanıyorlar, nede ayrılıyorlar. Her yılbaşı ve diğer özel günlerde bir araya gelerek tekrar birlikte yaşamayı konuşuyorlar ancak bu hiçbir zaman gerçekleşmiyor.
Joy, bir çita ve Afrika leoparını rehabilite ediyor. 1964 yılında Pippa adındaki evcil çita, vahşi hayata geri döndürülebilir umuduyla yedi aylıkken Joy’a veriliyor. Pippa ölmeden önce dört yavrusu oluyor. Joy, “Benekli Sfenks ve Pippa’nın Zorlukları” hakkında Pippa ve ailesini anlatan bir kitap yazıyor. Bunu daha sonra deve kuşu, tilki vb. birçok vahşi hayvana dönük diğer rehabilite ve koruma projeleri izliyor. Yetişkin hale gelen hayvanlar vahşi hayata bırakılıyor.
Adamson’lar her zaman televizyon şovlarının gündeminde yer alıyor. Joy hayatının son 10 yılını Afrika'da yaban hayatın karşılaştığı tehlikeleri hakkında konuşmalar yapmak üzere seyahatlerde geçiriyor. “Joy Adamsonu’un Afrikası” isimli resimlerini içeren kitabı 1972 yılında yayınlanıyor.
George Adamson 1976 yılında bir orman korucusu tanıdığı vasıtasıyla Penny isimli 8 haftalık Afrikalı leoparı yavrusunu buluyor ve Joy yıllar sonra hedefine ulaşmış oluyor. Joy’un ölmeden önceki son kitabı “Quenn of Shaba-Shaba Kraliçesi” yayınlanmadan önce Penny’nin iki yavrusu oluyor.
Pippa ve Joy Adamson
Joy Adamson, BBC Radyosunda yayınlanan ve son derece popüler olan “Yirmi Soru” isimli programında yıllarca panelist olarak yer alıyor.
Joy’un henüz 70 yaşına girdiği günlerde, 3 Ocak 1980 tarihinde Kenya Shaba National Reserve’de, Peter Morson isimli asistanı tarafından cesedi bulunuyor. Bir aslan tarafından yanlışlıkla öldürüldü şeklinde açıklama yapılıyor ve medya bu şekilde duyuruluyor. Ancak polis tarafından yapılan incelemeler sonucunda bunun bir hayvan yaralaması olamayacağı sonucuna varılıyor. Paul Nakware Ekai adında daha önceden Joy tarafından işten çıkarılan hizmetçi cinayetten suçlu bulunuyor. Hakim, katilin suçun işlendiği zamanda yaşının küçük olması gerekçesiyle idam cezası vermiyor, mühebbet hapis cezası veriliyor.
George, eşinin ölümünün ardından, “Gururum ve Joy” isimli ikinci otobiyografi kitabını yazıyor ve 1986 yılında yayınlanıyor. Joy’un ölümünden dokuz yıl sonra 1989 yılında Kora National Parkında Tana Nehri yakınındaki kampta, saldırıya uğrayan bir turistin yardımına koşarken kaçak avcılar tarafından öldürülüyor.
George Adamson'un Arazi Aracı











Joy ve George Adamson’a ait bu ilginç filmi izledikten sonra, müzeyi ve bahçeyi gezme fırsatımız oluyor. Müzede George Adamson’a ait kameralar, fotoğraf makinaları, arabası, Joy’un yağlı boya tabloları, çiçek çizimleri, Elsa’nın fotoğrafları, alınan çeşitli ödüller ve vahşi hayvanları koruma adına harcanan çabalar daha da anlam kazanıyor.
Joy Adamson'un Yağlı Boya Tabloları
Joy Adamson'un Müze Evi








Misafirler için hazırlanan açık büfe şeklinde kahve, çay, limonata ve birbirinden lezzetli kekleri yerken keyfimize diyecek yok. Sabah saat 09:00’dan akşam saat 18:00’e kadar açık kalan merkezden saat 17:30’da bu sefer aracımızla ayrılarak kampımıza doğru dönüş yoluna çıkıyoruz.
Elsamere Konuk Evlerinde 
Akşam yemeği arkasından seyahatimizin dolu dolu geçen ilk gününün tadıyla bizi bekleyen 18 günün çok daha keyifli ve heyecanlı geçeceğini hissediyoruz. Akşam yemeğinden sonra Fisherman kampımızda ki kafeteryada soğuk bir şeyler içmek üzere oturmaya gidiyoruz. Gecenin ilerleyen saatlerinde çadırlarımıza geçiyoruz, kamp yerimiz oldukça karanlık başımızda gece fenerlerimiz. Işıkları söndürünce adeta saman yolunun altında uyuyacağımızı fark ediyoruz. Gecenin sessizliğini 100 metre kadar yakınımızda buluna göl kenarındaki su aygırlarının homurdanmaları ile marabu leyleğinin çirkin sesi bozuyor. Su aygırlarının gece çadırlarımıza yaklaşabileceği fikri aklımıza geliyor ve gülüşüyoruz. Göl kenarındaki dikenli tellerin bu durum düşünülerek çekildiğine inanarak kendimizi uykuya teslim ediyoruz :)



Özlem ŞENOL
24.03.2016

4 yorum:

  1. Özlem hanım gezdiğiniz bu bölgeleri çok iyi bilen biri olarak sizi kutluyorum,yalın bir dil ile çok güzel anlatmışsınız..

    YanıtlaSil
  2. Çokkkk güzel :) Biliyosun Afrika bana göre değil gezmek için. Görmek istiyor yine de insan. Şahane bi anlatımla ben gezmişim den daha güzel oldu bu :D Eline sağlık gezgen arkadaşım :)

    YanıtlaSil
  3. Güzel yorumların için teşekkür ederim arakadaşım :))

    YanıtlaSil