25 Mayıs 2019 Cumartesi

Doğunun Yıldızı "Taşkent" (2. Bölüm)

Taşkent Televizyon Kulesi
Televizyon Kulesi 365 metre yüksekliği ile Orta Asya'daki en yüksek yapılardan biri. İnşaatına 1978 yılında başlanan kule, 15 Ocak 1985 tarihinde hizmete açılmış ve 1991 yılında Dünya Büyük Kuleler Federasyonunun üyesi olmuş. Kule, 1985-1991 yılları arasında dünyanın en yüksek üçüncü kulesi, şu an ise dünyadaki 200 kule içinde 9. sırada yer alıyormuş. Özbekler bu durumla o kadar övünüyor olmalılar ki, kulenin girişinde ve içinde kuleyi dünyanın diğer yüksek kuleleri ile kıyaslayan pek çok maket ve bilgi panoları var.
Televizyon ve radyo yayınlarında kullanılan kule, aynı zamanda turistik olarak da ilgi odağı haline gelmiş.
Özbek parasına sanırım yavaş yavaş alışmaya başladım. Dolar bozdururken tonla para alıyorsunuz ama ödeme yaparken de bir ton para vermeniz gerekiyor. Kuleye çıkış ücretli 40.000 SOM. Kulede güvenlik oldukça sıkı tutuluyor. Fotoğraf makinası, cep telefonu ve cüzdan dışındaki eşyalarınızı kule girişindeki emanet dolabına bırakmanız isteniyor. Kulenin güvenliği geçtikten sonra giriş bölümünde yer alan duvar mozaiklerini çok beğeniyorum.
Daha sonra çok kısa bir süre içerisinde asansörle kuleye çıkıyorum ve buradan cam arkasından Taşkent’in panoramik manzarasını izliyorum. Taşkent ve çevresini dağlık olarak düşünürken, önümde dümdüz bir ovayla karşılaşmak beni oldukça şaşırtıyor.
Bu kadar yükseğe çıkmışken insan ister istemez esen rüzgârı yüzünde hissetmek istiyor. Kulenin daha üst katında 120. metrede bulunan bir restoran var. Oraya çıkarak açık havada bir yorgunluk kahvesi içmek istiyoruz ve tekrar asansöre biniyoruz.

Restorana ahşap oymalı ilginç bir kapıdan girdiğimizde, restoran tabanın saatte 360 derece dönecek şekilde hareketli olduğunu öğreniyoruz. Bir masaya oturarak kahve istiyorum ve etrafı seyretmeye başlıyorum. Camlarda yarıya kadar perde, tavanlardan ise yer kadar uzanan camdan devasa güzellikteki renkli objeler mevcut.
Taban çok yavaş döndüğü için masadan kalkarak, hızla bir tur atıyorum. Camdan baktığımda restoranın dışında dar bir teras görüyorum ancak hiçbir şekilde açık hava ile temas etmek mümkün değil. Güvenlik sebebiyle terasa çıkmanın yasak olduğunu söylüyorlar. Bu duruma hiç anlam veremiyorum. Aklıma Paris’teki Eyfel Kulesi, Ankara’daki Ata Kule, ve çeşitli yerlerde gördüğüm cam teraslar geliyor. Bir tel örgü veya kalın temperli cam ile bu durumu düzeltmek mümkünken, böyle bir manzarayı kalın camlar arkasında perdeyle örtülmüş bir yerden izlemek canımı sıkıyor açıkçası.

Kahvelerimizi içtikten sonra kuleden iniyoruz. Bu arada kulenin girişinde ücretsiz Wi-Fi bağlantısı olduğunu fark ederek, sabahtan beri Özbekistan’a sağ salim geldiğimi aileme haber vermediğimi anımsayarak hemen telefon görüşmelerimi yapıyorum.

Yorgunluk bir yandan, sıcak bir yandan bir anda enerjimin bittiğini hissediyorum. Bu havada yapılacak en iyi şey Taşkent’teki Botanik Bahçesi veya Hayvanat Bahçesine gitmek diye düşünüyorum. İlham beyde bahçelerin daha serin olduğunu doğrulayınca, her zaman favori mekânlarımdan olan Hayvanat Bahçesine (Hayvonot Bogi) geçiyoruz. Bahçeye giriş ücreti 10.000 SOM. Çeşitli ülkelerde gezdiğim diğer hayvanat bahçesi giriş ücretlerine göre bu oldukça uygun bir fiyat. En son İspanya’da 20-25 Euro ücret ödediğimi hatırlayınca, bu duruma çok memnun oluyorum.
Bu sıcak havada en doğru yerde bulunduğumuzu bahçeye girer girmez fark ediyorum. Hava şartları yüzünden, hayvanlar da siestaya geçmiş durumdalar.
Hayvanat bahçesinin hemen yanında da Botanik Bahçesi var, ancak orayı da gezmek için yeterli vaktim ve enerjim kalmadığını düşünüyorum. Hayvanat Bahçesinin ortasında oldukça büyük bir havuzun içinde su bisikletleri ile gezinti yapmak mümkün. Parkın her yerinde çocukları eğlendirmek üzere akülü bisikletler, ünlü çizgi film karakterleriyle dolu oyun parkları, midilli atlar ile gezinti yapmak gibi pek çok etkinlik var. Elimden gelindiğinde bahçenin tamamını gezmeye ve daha önce hiç görmediğin canlıları gözlemlemeye çalışıyorum. Bunlardan bir tanesine akvaryum bölümünde rastlıyorum. Boynu oldukça uzun, yumuşak kabuklu deniz kaplumbağası.
Bu arada bir kafede oturup bir soğuk bir şeyler de içerek Taşkent’te bulduğum “Her andan zevk al”mayı ihmal etmiyorum...
Benim için günün sürprizi ise tam çıkış kapısına yaklaştığım an geliyor. Bir bankın yaslanma bölümünde hareketsizce duran bir baykuş ve yanındaki akbaba. Önce fotoğraf çektirmek için doldurulmuş olduklarını düşünüyorum ancak baykuş kafasını oynatınca canlı olduğunu anlıyorum. Ayaklarından banka bağlanmış bu kuşlar ile 5.000 SOM ücret karşılığında hatıra fotoğrafı çekiliyormuş.
Hayvanların doğal ortamlarında özgürce yaşaması gerektiğine inanmama ve esarete karşı olmama rağmen, baykuşlara olan aşırı düşkünlüğüm sebebiyle bir fotoğraf çektirmeden duramıyorum. Bu arada fotografçı nerdeyse 10 kg’dan daha ağır olan akbabayı kolumun üstüne koymakta ısrar edince bir fotoğraf da onunla çektiriyorum. Daha sonra bir kedi büyüklüğündeki baykuşu seviyor, onu yakından inceliyor, gözlerine hayran kalıyorum. Bir baykuşa ilk kez dokunuyor olmak beni çok heyecanlandırıyor. Daha sonra da baykuşun ve akbabanın pek çok açıdan bolca fotoğrafını çekerek hayvanat bahçesi gezimi saat 17:30’a doğru sonlandırıyorum. 
Yol yorgunluğu ve hava sıcaklığı yüzünden öğleden sonrayı otelimde geçirmeyi planlamama rağmen, daha Taşkent’te gezilecek pek çok yer var. Bu yüzden her zamanki gibi gezmeye devam diyorum. İnsan ömründe belki de sadece bir kez görebileceği bir yere seyahat ettiği zaman uykusuzluk, açlık, yorgunluk hissetmemesi gezginciliğin ruhunda var sanırım. Bu yüzden iş yerimdeki genç arkadaşlarımın Seul-Kore seyahatimiz sırasında “Özlem hanım siz hiç yorulmaz, acıkmaz mısınız?? Sanki Atom Karıncasınız” dediklerini gülümseyerek hatırlıyorum.

Taşkent Metrosu
Özbekistan seyahatim öncesi okuduğum gezi yazılarında Taşkent metrosunun görülmesi gereken yerler arasında olduğu yazılı idi. Orta Asya'nın ilk metrosu olarak 1972 yılında inşasına başlanmış ve 1978 yılında hizmete girmiş. Dört hattı bulunan metro, şehirdeki en rahat ulaşım şekli ve kent trafik yükünü büyük ölçüde yeraltına taşıyor.

Rusya seyahatimde adeta bir müze tadındaki Moskova metrosuna hayran kaldığım için Taşkent metrosunu da beğeneceğimi düşünüyorum. Bu yüzden bir istasyonu görmek üzere Müstakillik Meydanına gidiyoruz. Metro durağına indiğimizde Moskova’ya göre çok daha sade ancak güzel bir metro olduğunu görüyorum.
 
Gelen ilk metroya binerek bir istasyon daha ileri gidiyorum. Her bir metro istasyonunun içi ayrı bir tarzda dekore edilmiş. En güzel istasyonun hangisi olduğunu ve oraya gidip gidemeyeceğimizi soruyorum. Ancak iş çıkışı olması yüzünden oldukça kalabalık olduğundan iki istasyonla yetiniyorum. Önceleri metroda fotoğraf çekimine izin verilmezken, şu anda izin verdiklerini öğrendiğim için bir iki kare fotoğraf almayı da ihmal etmiyorum.

Mustakillik Meydanı
Taşkent’in kalbi, Mustakillik Meydanı, geniş parklarla çevrili bir alan. 01 Eylül 1991 yılında SSCB’den ayrılarak bağımsızlığını ilan eden Özbekistan’ın özgürlüğünü simgeliyor. Her yıl bağımsızlık kutlamaların yapıldığı meydanda, Özbekistan Meclisi ile pek çok kamu kurumu binası ve lüks oteller bulunuyor. Meydan, Sovyetler Birliği zamanında da şehrin en büyük meydanı olduğundan önemli binalar burada inşa edilmiş.

Meydanın bir ucunda, önünde bir havuz ve çatısında Türkistan yazılı çok büyük beyaz bir bina yer alıyor.

Havuzun önündeki heykel dikkatimi çekiyor ve ne olduğunu anlamaya çalışıyorum. Bu heykelin ne olduğunu sorduğumda Hüma kuşu olduğunu öğreniyorum.

     















Huma kuşu, kökeni Eski Türklere kadar dayanan, binlerce yıldır efsanelerde varlığını sürdüren bir kuş. Cennet kuşu olarak da adlandırılıyor. Arapça ruh anlamına gelen “hu” ve su anlamına gelen “ma” kelimelerinden oluşuyor. Huma kuşu ile ilgili Türk boylarının farklı yorumları olsa da, ortak inanışa göre konduğu yere mutluluk ve huzur getirdiği. Efsanelere göre Huma kuşunun canlı olarak görülmesi mümkün değil. Görülmeyecek kadar yükseklerde uçan Huma kuşunun, ayaklarının olmadığı da söyleniyor. Özbek halkı arasında bolluk, bereket, mutluluk gibi çeşitli güzellikleri içinde barındıran ve bunları sağlayan kuş olduğuna inanılıyor. Özbekistan'ın devlet armasında, 50.000 SOM para üzerindeki Huma kuşu figürü, bu efsaneleri hayata geçirir gibi. 





Türkistan binası çeşitli sanatsal etkinlikler için kullanılan bir mekân. Bugün şansım yaver gidiyor. Binanın merdivenlerine askeri bando yerleşerek çok keyifli bir konser vermeye başlıyor.
Bu arada binanın alt tarafındaki giriş kapısına gelenlerin sayısı ve binadaki hazırlıklar artmaya başlıyor. Aralarında yerel kıyafet giymiş çocuk ve genç grupları ile çok şık bayanlar da var. Akşama büyük bir etkinlik olduğu anlaşılıyor. Ben de askeri bandonun müziğini bir süre daha zevkle dinlemeye devam ediyorum.

Müstakillik Meydanının bir diğer simgesi de “Mutlu Anne” anıtı. Bir annenin kucağında bebeği ile heykelin üstünde dünyayı simgeleyen kürede Özbekistan'ın haritası yer alıyor. Burada daha önce 1941 yılında Moskova savunması sırasında ölen askerler için yapılan Meçhul Asker Anıtı bulunuyormuş. Bağımsızlıktan sonra bunun yerine “Mutlu Anne” anıtı yapılmış. Bu heykeli görmek istiyorum, ancak Meclis binasının bitişiğindeki parkta yapılan yenileme çalışmalarından dolayı yollar kapatılmış ve polisler bu alana geçmeme izin vermiyorlar. Hatta elimdeki fotoğraf makinesi ile nerenin fotoğrafını çektiğimi anlamaya çalışıyor. Sonunda yabancı olduğumu fark ederek, yasak işaretleri yaparak benim bölgeden uzaklaşmamı istiyorlar. 
Artık bende daha fazla yürüyebilecek durumda değilim. Arabaya doğru geri dönüyoruz ve yolumuz üzerinde ihtişamlı görüntüleri ile kolaylıkla fark edilen Özbekistan Parlamento Binasını ve çeşitli defilelerin ve gösterilen yapıldığı, ismi de bana çok komik gelen Özbek Liboşları Galeryasnı ve meşhur Özbekistan Otelini görüyoruz.  Rotamızda Emir Timur Meydanında yer alan Emir Timur Müzesi var ve ben burayı gerçekten çok merak ediyorum.   





Emir Timur Müzesi
Özbekistan’ın kuruluşunun 660. yıldönümü olan 1996 yılı Emir Timur yılı ilan edilerek, Özbek tarihinde çok önemli yer tutan Emir Timur Müzesi aynı yıl açılmış. Müzenin bulunduğu meydanın adı da Emir Timur Meydanı. Meydanda 1993 yılında yapılan Timur’un at üstünde bir heykeli de yer alıyor. Ancak yoğun araç trafiği yüzünden meydanın ortasındaki heykeli maalesef görüntüleyemiyorum. Daha büyük bir Timur heykelinin Semerkant’ta bulunduğunu öğrenince hevesimi oraya saklıyorum.
Siyasi ve askeri kimliğinin yanında eğitim ve sanata verdiği değerle tanınan Emir Timur dönemi, Özbekistan’da Timur Rönesans’ı olarak adlandırılıyor. Müze 09:00-17:00 saatleri arasında açık olduğundan maalesef müzeye de giremiyorum. Müzede Emir Timur’un soy kütüğü, iktidarına, diplomatik ve ticari ilişkilerine ait belgeler, çeşitli haritalar, silahlar, paralar, kıymetli el yazmaları, takılar, sanat eseri koleksiyonu ile diğer ülkelerden gelen hediyelik eşyalar varmış. Kalan günlerimde zaman kalırsa müzeyi gezmeyi arzu etmeme rağmen maalesef bir fırsat yaratamıyorum. 

Nerdeyse 26 saatten fazla ayaktayım ve artık otelime giriş yaparak dinlenmek istiyorum. Ramazan ayı olduğu için Taşkent’te de sokaklardan el ayak çekilmeye başladı, ancak günler oldukça uzun ve sıcak. Akşam yemeği için plan yapmaya çalışırken çok güzel, ufak bembeyaz bir caminin önündeki kalabalığı fark ediyorum. İlham bey buranın Taşkent’in 2014 yılında açılan en yeni camisi olduğunu söylüyor. Minör Cami adındaki caminin adı diğer ihtişamlı camilere nazaran ufaklığından kaynaklanıyor diye düşünüyorum, ama bulunduğu semtin adı da Minör imiş. Ben kalan son enerjimi bu camiyi gezmek için harcamaya karar verirken, İlham bey de Özbekistan’da özellikle tatmak istediğim “Somsa” için iftar saatine yaklaşan restoranın uygun olup olmadığını kontrol etmek için benden ayrılıyor.
Ankhor kanalının kenarında Minor Cami'nin çevresinin peyzajı çok güzel yapılmış. Bu bölge Taşkentlilerin akşam gezintisi için tercih ettikleri bir park haline gelmiş. 
Tamamen beyaz mermer kaplı bu cami, Taşkent’teki diğer tuğla kaplama camilere göre farklılığını ortaya çıkarıyor. Küçük dediğime bakmayın bu caminin kapasitesi de 2400 kişilikmiş J Beyaz mermerlerin güneş batmasına yakın aldığı renk bana birden Taç Mahal’i hatırlatıyor… Caminin içerisine giriyorum, kimsenin başımı örtmem yönünde hiçbir talebi olmamasına şaşırıyorum. Camide iftar yemeği verilecek sanırım, çünkü halıların üzerine su şişeleri bırakılmaya başlanıyor. Kısa bir turun ardından mekandan ayrılıyorum. Artık benim için de akşam yemeği vakti geliyor... 
Ve işte meşhur “Somsa”  ile buluşmam :) :)

Yeri gelmişken burada biraz Özbek yemeklerinden de bahsedeyim. Nasıl anlatayım bilmiyorum ama söylenebilecek şey tek kelimeyle HARİKA !!!. Tamamıyla bizim damak tadımıza hitap ediyor. Özellikle hamur işleri, yaprak sarmaları, kuru dolma, mumbar ve tatlılar. Meyvelerden kavun, karpuz, kayısı, kiraz, üzüm, şeftali, armut, elma vb. çok lezzetli. Kuru baklava dedikleri bir şerbetsiz bir tatlıları var ki adeta bomba. İçinde bol miktarda ceviz ya da badem bulunuyor. 
Harika bir akşam yemeği, neredeyse tüm yorgunluğumu unuttursa da, hem yol yorgunluğu hem sıcak havada gezme hem de saat farkı yüzünden artık dinlenmem gerekiyor.... Yarın Özbekistan’ın Özerk Cumhuriyeti olan Karakalpakistan’a çok erken saatte kalkacak uçakla gideceğim için Taşkent'teki ilk günümün yorgunluğunu atmak üzere otelime giderek, hemen derin bir uykuya dalıyorum.

Karakalpakistan Özerk Cumhuriyetinde, Nukus, Muynak ve Aral Gölüne ilişkin izlenimleri 3.Bölümde okuyabilirsiniz. 


Sevgiyle kalın...
Özlem ŞENOL
25.05.2019

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder